Bu ülke aslında çok zengin.
Doğru yönetilse, devletin kaynakları bir avuç insanın cebine akmasa, halkın ödediği vergiler adaletli ve hakkaniyetli bir biçimde dağıtılsa, bu güzel vatanda herkes insanca, huzur ve refah içinde yaşayabilir.
Düşünün; devletin savcısı, hâkimi ya da belediye başkanı olmuş bir insan, milyonlarca dolarlık servetler edinmiş, 1.637 daire sahibi olmuş.
Kamu görevini halka hizmet etmek için değil, zenginleşmek için bir fırsata dönüştürmüş.
Üstelik kendisini belki de şu anlayışla savunmuş:
"Benim üstümdekiler çalıyor, ben neden çalmayayım?"
İşte ülkemizin içine sürüklendiği düzenin en acı tarafı budur.
Yolsuzluğun sıradanlaştığı, adaletin zedelendiği, kamu kaynaklarının belli çevrelerin çıkarlarına hizmet ettiği bir sistemde toplumun refahından söz edilemez.
Oysa bizim istediğimiz çok açık:
Hakça bölüşümün, eşitliğin, özgürlüğün ve adaletin egemen olduğu bir ülke.
Herkesin başını sokabileceği bir evi, günümüz koşullarında lüks sayılmayacak bir otomobili, yılda en az bir ay tatil yapabilecek ekonomik gücü olsun istiyoruz.
Herkes eğitim ve sağlık hizmetlerine eşit koşullarda ulaşabilsin istiyoruz.
İnsanlar kendi ülkelerinde seyahat ederken yolların her köşesinde Deli Dumrul misali para isteyen uygulamalarla karşılaşmasın; özgürce, güvenle ve ekonomik kaygı duymadan dolaşabilsin istiyoruz.
Böyle bir düzenin adını ister sosyal demokrasi koyun, ister sosyalizm, ister başka bir şey…
Önemli olan hiç kimsenin yoksulluğa mahkûm edilmediği, emeğin karşılığını bulduğu, fırsat eşitliğinin sağlandığı, özgürlüklerin güvence altına alındığı ve hukukun herkese eşit uygulandığı bir ülke yaratmaktır.
Ancak böyle bir düzeni kurabilmenin ilk koşulu, dürüst, vicdanlı ve liyakat sahibi yöneticileri iş başına getirmektir.
Devleti soymayan, soydurmayan; kamu kaynaklarını kendi çıkarı için değil, halkın refahı için kullanan; hesap vermekten kaçmayan yöneticilere ihtiyacımız var.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu görüyoruz:
Yaklaşık 75 yıldır sağcılar, merkez sağcılar, milliyetçiler, kendilerine solcu diyenler ve son olarak siyasal İslamcılar ülkeye adil, eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen getirmeyi başaramadı.
Öyleyse artık aynı yöntemleri deneyerek farklı sonuçlar beklemekten vazgeçmenin zamanı gelmedi mi?
Belki de önümüzdeki en büyük sorumluluk, alışılmış siyasi kalıpların dışına çıkarak yeni bir yol aramaktır.
Güzel insanlar, artık birbirimizi suçlamayı değil, birlikte bir çıkış yolu bulmayı düşünelim.
Çünkü bu ülke hepimizin. Bu ülkenin zenginlikleri bir avuç insanın değil, bütün halkın ortak değeridir.
Biz ayrıcalık değil, adalet; sadaka değil, hak; lütuf değil, insanca yaşam istiyoruz.
Peki, bu ülkeyi yeniden adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün ülkesi yapmak için nasıl bir yol izlemeliyiz?
İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru budur.
Bu yolu da halk bulacaktır.