Seçilmiş belediye başkanları, milletvekilleri, meclis üyelerinin parti değiştirmeleri yasal olarak engellenmelidir. Asillerden habersiz vekiller istediği gibi at koşturamaz.
Demokrasinin en temel ilkesi, milletin iradesinin sandığa yansımasıdır.
Vatandaş yalnızca bir kişiye oy vermez.
Vatandaş aynı zamanda bir siyasi anlayışa, bir programa, bir partiye ve seçim döneminde kendisine verilen vaatlere de oy verir.
İşte tam da bu nedenle, seçilmiş bir belediye başkanının ya da milletvekilinin, seçimden kısa süre sonra farklı bir siyasi partiye geçmesi, sadece bir parti değişikliği değildir. Aynı zamanda seçmenin sandıkta ortaya koyduğu iradenin tartışmaya açılmasıdır.
Türkiye'de yıllardır "transfer siyaseti" yaşanıyor.
Bir dönem muhalefette seçilen isimler iktidar partisine geçiyor.
Bir dönem iktidardan seçilenler muhalefete katılıyor.
Siyasi aktörler bunu "kişisel tercih" olarak açıklıyor.
Peki ya seçmen?
O seçmenin tercihi ne olacak?
O insan, oyunu verirken acaba bugün desteklediği ismin birkaç ay sonra başka bir partinin rozetini takacağını biliyor muydu?
Muhtemelen hayır.
Bu nedenle, seçilmişlerin parti değiştirmesi yalnızca siyasi etik açısından değil, temsil yetkisi bakımından da ciddi şekilde tartışılmalıdır.
Bugün Türkiye'de belediye başkanlarına yönelik yürütülen çeşitli adli soruşturmalar ve operasyonlar kamuoyunun gündemini meşgul ediyor.
Aynı dönemde, hakkında işlem yapılan bazı belediyelerde veya aynı siyasi çizgide bulunan isimlerin iktidar partisine katıldığı yönündeki gelişmeler de dikkat çekiyor.
Bu durum doğal olarak kamuoyunda çeşitli soruları beraberinde getiriyor.
Bu geçişler tamamen siyasi tercih midir?
Yoksa başka etkenler mi rol oynamaktadır?
Bu sorular zaman zaman kamuoyunda dile getirilse de, bunlara ilişkin somut deliller ortaya konulmadıkça kesin yargılara varmak mümkün değildir. Demokratik hukuk devletinde iddiaların delillerle desteklenmesi esastır.
Ancak ortada tartışılması gereken çok daha temel bir mesele vardır.
Seçmenin iradesi.
Benim kanaatimce Türkiye'nin artık bu konuda yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyacı bulunmaktadır.
Seçilmiş bir belediye başkanı veya milletvekili, seçim döneminde aday olduğu siyasi partiden ayrılarak başka bir mevcut partiye geçememelidir.
Elbette istifa etme hakkı vardır.
Görevinden ayrılabilir.
Bağımsız olarak yoluna devam edebilir.
Fakat seçmenin oyunu aldığı siyasi kimliği terk ederek başka bir mevcut partinin çatısı altına geçmesi, temsil ilişkisinin ruhuna zarar vermektedir.
Bir istisna düşünülebilir.
Eğer ülke siyasetinde tamamen yeni bir siyasi parti kurulmuşsa, seçilmişlerin bu yeni oluşuma katılabilmesi için demokratik bir yöntem geliştirilebilir.
Örneğin, kendisini seçen parti teşkilatının üyeleri veya belirli bir temsil mekanizması önüne sandık konulabilir.
Üyelerin çoğunluğu "evet" diyorsa geçiş gerçekleşebilir.
En azından bu yöntem, tek kişinin değil, siyasi tabanın da görüşünü yansıtır.
Bugünkü sistem ise tamamen bireysel kararlara dayanıyor.
Oysa seçim bireysel değil, toplumsal bir sözleşmedir.
Bir başka düzenleme de şu olabilir:
Partisinden ayrılan seçilmişlerin görevlerini sürdürmeleri yerine yeniden milletin hakemliğine başvurmaları sağlanabilir.
Madem siyasi kimlik değişiyor, o halde millet yeniden karar vermelidir.
Demokrasinin özü budur.
Siyasi ahlak yalnızca kanunlarla sağlanamaz.
Ancak kanunlar, ahlakı koruyacak sınırları çizebilir.
Parti değiştirmeyi kolaylaştıran sistem, zamanla seçmeni siyasetten uzaklaştırır.
"Nasıl olsa seçtiklerimiz yarın başka partiye geçecek." düşüncesi, sandığa olan güveni zedeler.
Bugün hangi parti olursa olsun...
İktidar...
Muhalefet...
Hiç fark etmez.
Seçmenin verdiği yetki, kişisel bir kariyer planının basamağı değildir.
O yetki milletten alınmış emanettir.
Emanet ise sahibinin rızası olmadan başka yere taşınamaz.
Belki de artık Türkiye'nin tartışması gereken en önemli demokratik reformlardan biri budur.
Çünkü güçlü demokrasi, sadece sandık kurmakla değil, sandıkta verilen sözlere sadık kalmakla mümkündür.