Yemen’de Husilerin İsrail’e yönelik füze saldırısı, Hürmüz Boğazı’nda gerilimin arttığı bir dönemde uluslararası kamuoyunun dikkati bu kez Babül Mendeb Boğazı’na çevrildi. Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapatılmasının hukuka aykırı olduğunu savunan Esenyel & Partners Kurucu Ortağı ve Denizcilik Hukuku Uzmanı Av. Selçuk Esenyel, Babül Mendeb Boğazı’na yönelik de şunları söyledi: “Hürmüz’deki abluka zaten başlı başına ciddi bir krizdi. Şimdi bir de Babül Mendeb’e bakıyorsunuz, Husiler İsrail’e füze atıyor, o dar geçit de ikinci bir kriz noktasına dönüşüyor. Yani şu anda iki kritik boğazda birden ticari gemiler risk altında. İki boğazın aynı anda risk altında olması küresel enerji arz güvenliği için benzeri görülmemiş bir tehdit. Dolayısıyla uluslararası toplumun somut adım atması gerekiyor, bekleme lüksü kalmadı.”

Hürmüz Boğazı’nda son haftalarda yaşanan gelişmeler, özellikle ABD–İsrail ile İran arasındaki çatışmanın tırmanması nedeniyle küresel enerji güvenliği açısından kritik bir döneme işaret ediyor. İran, ABD-İsrail ve bu ülkelerle bağlantılı limanlara giden gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan geçişine izin verilmeyeceğini açıklamasının ardından mart ayı içinde boğazdan geçen gemi sayısı dramatik şekilde düştü ve bazı günlerde sevkiyat neredeyse durma noktasına geldi. Bu azalma ise enerji arz zincirinde küresel ölçekte baskı oluşturdu. Hürmüz’deki aksama yalnızca petrol değil, gübre tedariki ve tarım üretim zincirini de tehdit ediyor. Bu durum ise küresel gıda fiyatları açısından yeni bir risk oluşturuyor. İran Devrim Muhafızları’nın 27 Mart’ta Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapatıldığını ilan etmesi bölgedeki tansiyonu bir hayli yükseltti. Ancak fiili durumun ilan edilen kapatmadan daha karmaşık olduğu görülüyor; IMO’nun Mart 2026 belgelerinde “purported closure” ifadesi kullanıldı, İran’ın bazı “düşman olmayan” gemilere geçiş izni verdiği bildirildi. Dolayısıyla hukuken daha isabetli ifade, “tam kapatma”dan ziyade seçici, tehdit temelli ve fiilen ağır aksatan bir engelleme rejimidir.

Son olarak ise Yemen’de Husilerin 28 Şubat’ta başlayan çatışma sürecine İsrail’e yönelik füze saldırısıyla doğrudan dahil olması, Hürmüz Boğazı’nda gerilimin arttığı bir dönemde uluslararası kamuoyunun dikkatini bu kez Babül Mendeb Boğazı’na çevirdi. ABD Enerji Bilgi İdaresi verilerine göre, deniz yoluyla taşınan küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 10’u bu dar geçitten sağlanıyor.

Bakan Kurum daimi temsilcilere COP31'i anlatacak
Bakan Kurum daimi temsilcilere COP31'i anlatacak
İçeriği Görüntüle

Ekran Resmi 2026 04 01 11.42.16“İstr barış zamanı deniz hukuku ister silahlı çatışma hukuku perspektifinden bakılsın, İran’ın boğazı tamamen kapatma hakkı bulunduğu savunulamaz”

Bölgede son yaşanan gelişmeleri değerlendiren Esenyel & Partners Kurucu Ortağı ve Denizcilik Hukuku Uzmanı Av. Selçuk Esenyel, “Şimdi herkes soruyor: İran boğazı kapatabilir mi? Basit görünen bir soru ama işin doğrusu hukuki açıdan son derece karmaşık. UNCLOS’un 38. maddesi uluslararası boğazlarda transit geçiş hakkı tanıyor. Ama İran bu sözleşmeyi 1982’de imzaladı, onaylamadı. Daha önemlisi, müzakere sürecinden bu yana ısrarla transit geçiş rejimine itiraz ediyor. İran’ın tezi şu: Hürmüz’de yalnızca masum geçiş geçerlidir. Uluslararası hukukta buna ‘ısrarlı muhalif devlet’ doktrini deniyor. 1951 tarihli Anglo-Norwegian Fisheries Davası’nda Uluslararası Adalet Divanı bunu teyit etmişti: bir teamül kuralı oluşurken tutarlı biçimde itiraz eden devlet o kuralla bağlı tutulamaz. İran’ın ileri sürebileceği ciddi bir argüman bu, kabul ediyorum. Ama karşı tarafta da en az o kadar güçlü argümanlar var. Birincisi, İran onlarca yıl boyunca bu boğazdan transit geçişe fiilen izin verdi. Hukukçular buna zımni kabul diyor, yani ısrarlı muhalif statüsünü zayıflatıyor. İkincisi, 1949 tarihli Corfu Boğazı Davası uluslararası boğazlardan geçiş hakkını UNCLOS’tan çok önce teyit etmişti. Dolayısıyla transit geçiş UNCLOS’la yaratılmış yeni bir kural mı, yoksa zaten var olan teamülün yazıya dökülmesi mi, bu tartışma açık. Ama mesele sadece bu değil. Şunu da görmek lazım: 28 Şubat’tan bu yana İran ile ABD-İsrail arasında fiili bir savaş var. Devletler arası uluslararası silahlı çatışma bu. Bu durumda savaş hukuku devreye girer. İran bir savaşın tarafı olarak deniz ablukası ilan edebilir, tarafsız gemileri durdurabilir, arayabilir, düşman yüküne el koyabilir. Bunlar bir egemen devletin savaş halinde sahip olduğu haklar. Fakat –ve bu çok önemli– bu haklar bile sınırsız değil. San Remo El Kitabı, bağlayıcı bir antlaşma değil ama teamül hukukunu büyük ölçüde yansıtıyor. San Remo’ya göre abluka için bildirim yapılacak, etkin uygulanacak, tarafsız devletlere orantısız zarar verilmeyecek, insani geçiş sağlanacak. İran’ın bazı ‘düşman olmayan’ gemilere geçiş izni vermesi aslında seçici bir abluka rejimi uyguluyor olduğunu gösteriyor. Peki bu rejim San Remo şartlarını karşılıyor mu? Özellikle tarafsız limanlara erişimin engellenmemesi ve orantılılık açısından ciddi soru işaretleri var. İster barış zamanı deniz hukukundan bakın ister savaş hukukundan, İran’ın boğazı tamamen ve ayrımsız biçimde kapatma hakkı olduğu savunulamaz” diye konuştu.

“Boğazın tamamen kapatılması her iki rejim altında da hukuka aykırıdır”

Masum geçiş ile transit geçiş arasındaki farkı da açıklayan Esenyel, “Burada çok temel bir ayrım var. Transit geçiş hakkını kıyı devleti askıya alamaz, UNCLOS madde 44 bunu açıkça söylüyor. Masum geçişte ise kıyı devletinin sınırlı bir yetkisi var: madde 25/3’e göre geçici olarak ve belirli alanlarla sınırlı biçimde askıya alabilir. Yani geçici ve lokal, o kadar. İran ne diyor? ‘Burada transit geçiş geçerli değil, sadece masum geçiş var.’ Tamam, diyelim ki bu tezi kabul ettik. O zaman bile süresiz ve genel bir kapatma yapamaz, çünkü madde 25/3 buna izin vermiyor. Öbür taraftan uluslararası toplumun büyük çoğunluğu Hürmüz’ün uluslararası boğaz statüsünde olduğunu ve transit geçiş rejiminin uygulanması gerektiğini kabul ediyor. O durumda da madde 44 geçerli, geçişi engelleyemezsiniz. Dolayısıyla nereden bakarsanız bakın, boğazın tamamen ve süresiz kapatılması her iki rejim altında da hukuka aykırı” dedi.

“Rotada yaşanan tıkanıklık mücbir sebep kavramını gündeme getiriyor”

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılarda 4 hafta geride kalırken, küresel piyasalarda enerji fiyatlarındaki sert dalgalanmalar devam ediyor. Bu rotadaki tıkanıklığın force majeure (mücbir sebep) kavramını gündeme getirdiğini söyleyen Esenyel, “Mücbir sebep herkesin dilinde ama işin doğrusu bu kadar basit değil. Önce sormanız gereken sorular var: Sözleşmenizde bir force majeure klozu var mı? Hangi hukuk uygulanıyor? Olay ifayı gerçekten imkânsız mı kılıyor yoksa sadece pahalılaştırıyor mu? Bildirim yükümlülüğünüzü yerine getirdiniz mi? Zararı azaltmak için ne yaptınız? Bunların hepsine cevap vermeden ‘mücbir sebep var’ diyemezsiniz. ICC’nin 2020 Force Majeure ve Hardship Klozları rehber niteliğinde iyi bir model ama bağlayıcı hukuk değil, sözleşmeye açıkça dahil etmeniz gerekiyor. Bir de şunu unutmamak lazım: İngiliz hukukundaki frustration ile Türk hukukundaki ya da kıta Avrupasındaki mücbir sebep farklı sonuçlar doğurur. Dolayısıyla her sözleşmeye ayrı bakmak gerekiyor. Sigorta tarafında ise savaş riski klozları devreye girecektir, buna kesin gözüyle bakabiliriz” dedi.

“İki boğazın aynı anda risk altında olması küresel enerji arz güvenliği için benzeri görülmemiş bir tehdit”

Yemen’de Husilerin İsrail’e yönelik füze saldırısı sonrası uluslararası kamuoyunun dikkatinin çevrildiği Babül Mendeb Boğazı’yla ilgili de konuşan Esenyel; “Babül Mendeb de Hürmüz gibi UNCLOS madde 37 kapsamında uluslararası boğaz, transit geçiş rejimi geçerli. Ama buradaki tablo Hürmüz’den çok farklı. Hürmüz’de bir egemen devlet var, savaşın tarafı, muhasım hakları tartışmasız. Babül Mendeb’de ise Husiler var. Husiler savaş ilan etti, doğru. Ama uluslararası hukukta çatışmanın niteliği siz ne ilan ettiğinize değil fiili duruma bağlıdır. ICRC bunu açıkça söylüyor. Devletler arası çatışma IAC, yani uluslararası silahlı çatışma. Bir silahlı grupla devlet arasındaki çatışma ise NIAC, yani uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışma. Husiler toprak kontrol ediyor, evet. Ama uluslararası toplum Yemen’in meşru hükümeti olarak Başkanlık Liderlik Konseyi’ni tanıyor. Bu çok önemli bir ayrım. Çünkü deniz savaş hukukunda abluka ilan etme, tarafsız gemileri durdurma, düşman yüküne el koyma gibi muhasım haklar esasında IAC bağlamında geçerli. Bir silahlı grubun savaş ilan etmesi ona ticaret gemileri üzerinde otomatik muhasım haklar vermez. Burada eşik sorusu savaş ilanı değil, çatışmanın sınıflandırılması ve devlet isnadıdır. San Remo El Kitabı bu konuda çok atıf yapılan bir kaynak ama bağlayıcı bir antlaşma değil, teamülün yazıya dökülmüş hali. San Remo bile abluka için bildirim, etkinlik, tarafsız uygulama, nötr devlet kıyılarına erişimin engellenmemesi gibi sıkı şartlar koyuyor. Husiler resmi abluka ilan etmeden, tarafsız bayraklı ticari gemilere ayrımsız saldırıyor. Hangi çerçeveden bakarsanız bakın bu ayrım ve orantılılık ilkelerinin ihlalidir. BM Güvenlik Konseyi’nin 2216 sayılı kararı Husilere silah ambargosunu öngörüyor ama bu 2015 tarihli bir karar, şu anki krizin ölçeğine yetmiyor. Güncel BM ve IMO kararlarının yakından takip edilmesi şart. Enerji boyutuna baktığımızda; EIA verilerine göre küresel deniz petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 9’u Babül Mendeb’den geçiyor. Şimdi bazıları bunu Hürmüz’deki yüzde 20 ile toplayıp ‘üçte biri risk altında’ diyor ama bu doğru değil. Basra Körfezi’nden Avrupa’ya giden petrol her iki boğazdan da geçtiği için basit toplama çifte sayım üretir. Ama kesin olan şu ki iki boğazın aynı anda risk altında olması küresel enerji arz güvenliği için benzeri görülmemiş bir tehdit. Kıyıdaş devletlerin, başta Yemen, Cibuti ve Eritre’nin, UNCLOS madde 44 uyarınca transit geçişi engellememe yükümlülüğü var. IMO’nun ticari gemilere yönelik saldırıları kınayan kararları, SOLAS hükümleri ortada. Bu gemilerin korunması uluslararası toplumun ortak sorumluluğu, kimse bundan kaçamaz” şeklinde konuştu.