Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın Mazlum Abdi'yi danışman olarak ataması, terör örgütlerinin tasfiyesi sonrasında silahlı kadroların devlet mekanizmasındaki geleceğini yeniden gündeme getirdi. Türkiye'de PKK'nın silahsızlandırılması sürecinde benzer bir model tartışılırsa toplum bunu nasıl karşılar?
Suriye'de yaşanan son gelişme, yalnızca Şam'ın iç politikası olarak görülmemeli. Çünkü bugün Suriye'de uygulamaya konulan model, yarın Türkiye'deki terörsüzleşme sürecinin ardından ortaya çıkabilecek bazı ihtimalleri de tartışmaya açıyor.
Soru basit ama ağır: Bir silahlı terör örgütünün yıllarca silahlı mücadele yürütmüş kadroları, örgüt tasfiye edildikten sonra devletin yönetim mekanizmasına dahil edilirse ne olur?
Devlet mi terör örgütünü dönüştürür?
Yoksa zaman içerisinde terör örgütünün kadroları mı devleti dönüştürmeye başlar?
İşte asıl mesele budur.
MAZLUM ABDİ'NİN DANIŞMANLIĞI NE ANLAMA GELİYOR?
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın, SDG/YPG'nin eski komutanlarından Mazlum Abdi'yi cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak ataması, Suriye'deki yeni dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri.
SDG'nin Suriye devlet yapısına entegre edilmesine yönelik süreç kapsamında eski terörist savaşçıların Suriye ordusu ve güvenlik yapıları içerisine alınması planlanırken, bu yapının üst düzey isimlerinden birinin doğrudan Cumhurbaşkanlığı makamında danışman olarak görevlendirilmesi ayrıca değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir.
Burada mesele Mazlum Abdi'nin şahsı değildir. Mesele bir modeldir.
Yani; Silahlı terör örgütü olarak görülen bir yapılanma tasfiye ediliyor, silahlı kadroları devlet ordusuna dahil ediliyor, yönetici kadrolarından bazıları ise devlet mekanizmasında görev üstleniyor.
Bu modelin sonuçlarını zaman gösterecek.
Fakat Türkiye'nin bugünden sorması gereken soru bellidir:
Bu model Türkiye için de örnek haline getirilebilir mi?
TERÖR BİTSİN AMA DEVLETİN HAFIZASI SİLİNMESİN
Kimsenin terörün devam etmesini istediği yok. Tam tersine... Türkiye'nin en büyük arzusu PKK terörünün tamamen sona ermesi, silahların susması ve artık hiçbir gencin dağa çıkarılmamasıdır.
Ancak terörün sona ermesi ile terör örgütü mensuplarının devletin kritik noktalarına yerleştirilmesi aynı şey değildir.
Aradaki farkı görmek zorundayız. Bir terör örgütünün silah bırakması: birinci aşamadır.
Örgütün feshedilmesi: ikinci aşamadır.
Örgütün insan ve finans kaynaklarının ortadan kaldırılması: üçüncü aşamadır.
Örgütün ideolojik ve örgütsel yapısının tasfiye edilmesi: dördüncü aşamadır.
Devlet mekanizmasının içerisine hangi kadroların, hangi şartlarla ve hangi yetkilerle alınacağı ise: beşinci ve en kritik aşamadır.
İşte burada çok dikkatli olunmalıdır.
“BARIŞ” KELİMESİ HER ŞEYİN ÜZERİNİ ÖRTMEMELİ
Türkiye'de terör meselesi konuşulurken “barış”, “kardeşlik”, “demokrasi” ve “normalleşme” gibi kavramlar doğal olarak öne çıkıyor.
Bunların tamamı değerlidir. Ama hiçbir kavram devlet güvenliğinin yerine konulamaz.
Barış istiyorsak hukuk güçlü olmalıdır.
Demokrasi istiyorsak devlet güçlü olmalıdır.
Kardeşlik istiyorsak vatandaşın can güvenliği garanti altında olmalıdır.
Ve terör bitsin istiyorsak, terör örgütünün yalnızca silahını değil, örgütsel kapasitesini de ortadan kaldırmalıyız.
Çünkü silahı bırakmak başka şeydir. Devlet içerisinde güç sahibi olmak başka şeydir.
YARIN TÜRKİYE'DE NE OLACAK?
İşte asıl tartışılması gereken konu burası. Türkiye'de PKK'nın feshi ve silahsızlandırılması yönünde yürütülen süreç, beraberinde yeni siyasi tartışmaları da getirebilir.
Bugün kimse kesin olarak “şu kişi yarın şu makama getirilecek” diyemez. Böyle bir resmi karar olmadıkça bunu olmuş bitmiş bir gerçek gibi yazmak da gazetecilik değildir.
Ama gazetecilik sadece bugünü yazmak değildir. Yarının ihtimallerini de bugünden tartışmaktır. Peki yarın ne olacak?
PKK'nın önde gelen isimlerinden bazıları siyasete girmek isterse?
Bazı isimlerin devlet kurumlarında görev alması gündeme gelirse?
Geçmişte terör örgütüyle bağlantısı tartışılmış kişilere üst düzey devlet görevleri verilmesi teklif edilirse?
Toplum bunu nasıl karşılayacak? İşte bu soruların cevabı bugünden düşünülmelidir.
ABDULLAH ÖCALAN OLMAZSA DEMİRTAŞ MI?
Burada en hassas noktaya geliyoruz. Abdullah Öcalan'ın gelecekte devlet içerisinde bir göreve getirileceğine ilişkin bugün doğrulanmış bir karar olduğunu söylemek mümkün değil.
Aynı şekilde Selahattin Demirtaş'ın devletin hangi kademesinde görev alacağına ilişkin de ortada kesinleşmiş bir karar bulunmuyor.
Üstelik Öcalan ile Demirtaş'ın siyasi ve hukuki durumları birbirinin aynısı değildir.
Bu ayrım mutlaka yapılmalıdır. Ancak kamuoyunun sorması gereken soru başka:
Türkiye'de terörsüzleşme süreci sonunda eski siyasi aktörlerin ve terörle bağlantısı tartışılmış isimlerin yeni devlet düzenindeki yeri ne olacak?
Eğer cevap “hukuk ne diyorsa o” ise mesele yok. Ama cevap kapalı kapılar ardında şekillenmeye başlarsa... İşte o zaman toplumun kaygılanması normaldir.
DEVLET KAPILARINI KİME, HANGİ ŞARTLA AÇACAK?
Devlet makamları ödül makamı değildir. Devlet makamları siyasi pazarlık konusu da olmamalıdır. Bir kişinin geçmişi ne olursa olsun, devletin kritik görevlerine getirilecek kişiler açısından açık, objektif ve denetlenebilir kriterler bulunmalıdır.
Özellikle güvenlik, istihbarat, savunma, emniyet ve bürokrasi gibi alanlarda geçmişte silahlı terör örgütleriyle bağlantısı bulunan kişilerin durumu çok daha titiz değerlendirilmelidir.
Çünkü devletin güvenliği, günlük siyasi hesaplardan daha büyüktür.
TARİHİN EN BÜYÜK HATASI: “NASIL OLSA BİR ŞEY OLMAZ” DEMEK
Devletler ihtimallere göre tedbir alır. “Böyle bir şey olmaz” diyerek güvenlik politikası oluşturulmaz. Çünkü terör örgütleri yalnızca silahla mücadele etmez. Siyasi alanı kullanabilirler. Toplumsal alanı kullanabilirler. Propaganda alanını kullanabilirler. Ekonomik kaynaklar oluşturabilirler. Uluslararası destek arayabilirler. Ve şartlar değiştiğinde farklı yöntemlere başvurabilirler. Dolayısıyla bir silahlı terör örgütünün tasfiye edilmesi, devletin bütün güvenlik mekanizmalarını devre dışı bırakması anlamına gelmemelidir.
Tam tersine... Örgüt tasfiye edilirken devlet daha da güçlenmelidir.
SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNÜ DEVLET Mİ DÖNÜŞTÜRECEK?
Suriye örneğinin Türkiye açısından en önemli sorusu budur. Eğer devlet gerçekten güçlü ise; terör örgütünün kadrolarını hukuk içerisinde dönüştürür, silahı ortadan kaldırır, örgütsel yapıyı dağıtır, devlet otoritesini güçlendirir.
Ama devlet zayıflarsa? O zaman başka bir ihtimal ortaya çıkar. Devletin içine giren eski örgütsel kadrolar zaman içerisinde yeni güç merkezleri oluşturabilir.
Bu kesinlikle olacak demiyorum. Ama devlet aklı böyle bir ihtimali hesaba katmak zorundadır.
TÜRKİYE'NİN KIRMIZI ÇİZGİSİ NET OLMALI
Türkiye'nin terörsüzleşme sürecine itiraz etmek başka şeydir. Sürecin nasıl yürütüldüğünü sorgulamak başka şeydir.
Benim itirazım terörün bitmesine değil. Tam tersine: Terör bitsin. PKK tamamen silahsızlansın. Dağlara gençler çıkmasın. Askerlerimiz, polislerimiz, korucularımız ve sivillerimiz ölmesin.
Kürt vatandaşlarımızın bütün demokratik hakları eksiksiz kullanılsın. Fakat bunun karşılığında devletin güvenlik kapasitesi zayıflatılmasın.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin makamları, geçmişte silahlı terör örgütleriyle bağlantısı bulunan kişilerin siyasi pazarlıklarla yükseltileceği alanlara dönüştürülmesin.
SURİYE'DEN ALINACAK DERS
Suriye'nin attığı adım başarılı da olabilir, başarısız da. Bunu zaman gösterecek.
Ancak Türkiye'nin bugünden yapması gereken şey, Suriye'deki modeli kopyalamak veya peşinen reddetmek değil.
Ders çıkarmaktır.
Çünkü Türkiye Suriye değildir.
PKK ile SDG/YPG dosyaları da birebir aynı değildir.
Türkiye'nin hukuk sistemi, devlet geleneği, ordusu, güvenlik kurumları ve siyasi yapısı farklıdır.
Bu nedenle Suriye'deki gelişmeden “Aynısı Türkiye'de olacak” sonucunu çıkarmak doğru değildir.
Fakat: “Türkiye'de böyle bir ihtimal hiç tartışılmayacak” demek de doğru değildir. Birgün bu gündeme gelip tartışılırsa kemse şaşırmasın.
Zaten son dönemde MHP Lider Devlet Bahçeli'nin teröristbaşış Abdullah Öcalan ve Selahattin Demirtaş i le ilgili söyledikleri, yaptığı açıklamalar ve tavsiyeliri Suriye'de yaşananları ortaya koyuyor.
"Öcalan Gelsin Mecliste konuşsun" ...
Öcalan hapishaneden çıkıp TBMM'de konuşursa, bir sonraki seçimde Milletvekili olarak da Meclis'e gelebilir!..
ASIL KORKUM NE?
Benim korkum terörün bitmesi değil. Tam tersine, terörün bitmemesinden korkarım. Benim korkum, silahların susmamasıdır. Benim korkum, yeni gençlerin dağa çıkmasıdır. Benim korkum, Türkiye'nin yeniden kanlı yıllara dönmesidir. Ama bunun kadar önemli başka bir korkum daha var:
Terör biterken devletin reflekslerinin de bitmesi.
Silah bırakıldığı için herkesin geçmişinin unutulması. Örgütsel geçmişin araştırılmaması.
Kimlerin hangi bağlantılara sahip olduğunun sorgulanmaması. Ve bir gün toplumun karşısına:
“Dün dağda olan bugün devletin koridorlarında” gerçeğiyle çıkılması.
İşte buna hazırlıklı olmak zorundayız.
SON SÖZ
Türkiye'nin önünde tarihi bir fırsat olabilir. PKK terörünün sona ermesi, Türkiye'nin kırk yılı aşan kanlı bir sorunu geride bırakması anlamına gelebilir. Bunu küçümsememek gerekir. Ama terörsüz Türkiye, örgütsüz devlet anlamına gelmemelidir. Barış, devletin teslimiyeti değildir. Demokrasi, devletin güvenlik duvarlarının kaldırılması değildir. Kardeşlik, geçmişte işlenen suçların otomatik olarak unutulması değildir. Ve siyasi normalleşme, devletin kritik makamlarının geçmişte silahlı terör örgütleriyle bağlantısı bulunan kadrolara açılması demek değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey; terörsüz bir ülke, güçlü bir hukuk devleti, güçlü bir demokrasi ve hafızasını kaybetmeyen güçlü bir devlettir.
Suriye bugün bize bir soru soruyor: “Silahlı terör örgütleri tasfiye edildikten sonra onların kadrolarına ne olacak?
” Türkiye'nin de bu soruyu kendi geleceği açısından bugünden sorması gerekiyor. Çünkü yarın cevap aramak zorunda kalırsak, belki de çok geç olacaktır.
Barış gelsin. Silahlar sussun. Terör bitsin. Ama devletin hafızası asla susmasın.