EĞİTİM

Prof. Dr. Arslan'dan düşündüren iddia: Türkiye açısından en sorunlu gün 24 Nisan...

Prof. Dr. Havva Kök Arslan; Türkler, Rumlar ve Ermeniler'in yeniden bir ekonomik ve kültürel birliğin temelini atabileceklerini ifade ederek “Türk Dışişleri açısından yılın belki de en sorunlu günü 24 Nisan’dır” dedi.

24 Nisan’ın Birinci Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Hükümetinin İstanbul’daki Ermeni aydınlarını tutuklamaya başlaması ile Tehcir uygulamasının başladığı gün olarak kabul edildiğini ifade eden Siyaset Bilimci Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Türk Dışişleri açısından yılın belki de en sorunlu günü 24 Nisan’dır.” dedi.

Türkiye’nin bu olay karşısındaki tutumunun devlet politikası olarak ‘soykırım’ kavramının reddi üzerine kurulu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Eğer bu bölgenin halkları Birinci Dünya Savaşı’nın travmalarını arkada bırakarak geleceğe bakabilirlerse Türkler, Rumlar ve Ermeniler yeniden bir ekonomik ve kültürel birliğin temelini atabilirler.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi'nde İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölüm Başkanı Prof. Dr. Havva Kök Arslan, 24 Nisan 1915'te İstanbul'daki Ermeni toplumundan 2 bin 234 kişinin tutuklanarak tehcir edilmesi nedeniyle Ermeni tehcirinin başlangıç günü olarak kabul edilen 24 Nisan tarihinin siyaset ve dışişleri açısından değerlendirdi.

Tehcir uygulamasının başladığı gün...

“Türk Dışişleri açısından yılın belki de en sorunlu günü 24 Nisan’dır.” diyen Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Bu tarih Birinci Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Hükümetinin İstanbul’daki Ermeni aydınlarını tutuklamaya başlaması ile Tehcir uygulamasının başladığı gün olarak kabul edilir. Bu tarih Ermeni diasporası ve lobilerinin çabaları ile dünyanın birçok ülkesinde ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olarak kabul edilmiştir. Türkiye’nin bu olay karşısındaki tutumu devlet politikası olarak ‘soykırım’ kavramının reddi üzerine kuruludur.” dedi.

1915’te neler olmuştu ve neden Türkiye ‘soykırım’ kelimesini asla kabul etmedi”

Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “1915’te neler olmuştu ve neden Türkiye ‘soykırım’ kelimesini asla kabul etmedi.” Sorularına da yanıt vererek, şunları kaydetti:

“Elbette olan bitenler Türk tarihi açısından keşke hiç olmasaydı diyeceğimiz acı sonuçlar doğurmuş bir uygulamaydı. İngiltere, Rusya ve müttefikleri ile savaş halindeki Osmanlı İmparatorluğu vatandaşları olan Ermenilerin Hınçak ve Taşnaksutyun gibi siyasi partileri Ermeni Cemaatini Türkiye topraklarında bağımsız bir Ermeni devleti kurulması için Doğu Cephesinde Rus ordularını desteklemeye çağırıyor ve bu çağrı sınır illerinde etkili de oluyordu. Ermeniler maalesef Doğu cephesinde Rus Ordusuna karşı savaşan Türk Ordusunu arkadan vuran sabotaj ve isyan gibi kalkışmalara imza atarak azınlıkta oldukları bir toprak parçasında dış destekle bir ülke kurma sevdasına düştüler. 

Oysa milleti sadıka olarak bilinen bu halkın evlatları daha üç yıl önceki Balkan Savaşlarında Türk Ordusunun askerleri olarak büyük yararlıklar göstermiş ve kahramanlıklara imza atmışlardı. Eğer tarih farklı aksaydı ve Doğu’daki Kürt aşiretleri gibi Ermeniler de vatandaşı oldukları Türkiye’yi ve binlerce yıldır yaşadıkları anavatanlarını Türk Ordusu içinde Rus işgalcilerine karşı savunmuş ve Kurtuluş Savaşına da katılmış olsaydılar Osmanlı’da olduğu gibi bugün de Ermeni generallerimiz, bakanlarımız ve büyükelçilerimiz olacaktı. Ancak tarih farklı aktı ve emperyalistlerin Balkanlarda kurdukları oyun Doğu Anadolu’da da ortaya sürüldü. Terör, baskı ve dış destekle bir Hıristiyan azınlık Müslüman halkın çoğunlukta olduğu bir toprak parçasında devlet kurmaya itildi.” 

“Bu ülke benzer bir durumu Balkan savaşlarında yaşamıştı”

1821 Mora ayaklanması ve Yunanistan’ın kurulmasından beri aynı oyunun sahneye konulduğunu ve başarılı olarak 1915’te bütün Rumeli’nin Osmanlının elimizden çıktığını anlatan Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Sert ve kararlı bir önlem alınmazsa Sivas’a kadar olan topraklarımız da Rus ordularının da desteği ile bir gecede elimizden çıkacaktı. Bu ülke benzer bir durumu Balkan savaşlarında yaşamış ve ülkenin yarısını kısa bir zamanda kaybetmişti ve tekrar aynı kaderi yaşayamazdı.” diye o dönemde yananlara işaret etti.

Tehcir Kanunu neden çıktı?

Tehcir kararını alan İttihatçıların 2. Abdülhamit rejimine karşı Ermeni devrimci örgütleri ile birlikte çalıştığının bir sır olmadığını da dile getiren Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Gerçekten de ülke Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde İttihatçılar Ermenilerin ülke savunmasına katılmaları için epey gayret sarf ettiler. Patrikhane bu talebe kerhen olumlu cevap vermiş ancak Ermeni silahlı terör örgütleri olan Hınçak ve Taşnak örgütleri bu savaşı fırsat bilerek Rus ordusunun da yardımı ile sınırları Kafkasya’dan Adana ve Mersin’e kadar uzanan Büyük Ermenistan'ı kurma hayaline kapılmışlardı. Talat Paşa Hükümeti ise ülke bir yandan Çanakkale savaşlarında ölüm kalım mücadelesi verirken, Doğu Anadolu’yu kaybetmemek için bölge nüfusunu Müslümanlaştırarak Ermeni tehlikesinden kurtulmak amacıyla Anadolu’daki Ermeni halkını savaş süresince geçici olarak tümden Suriye’deki Osmanlı vilayetlerine sürgün etme kararını aldı ve Tehcir Kanunu’nu çıkardı. Talat Paşa anılarında bu kararı bir savaş önlemi olarak aldıklarını, bu kadar çok kayıpla karşılaşacaklarını düşünmediklerini ve bu uygulamanın bir trajediye dönüştüğünü kabul eder.” diye anlattı. 

Van’ın Ermeni Belediye Başkanı Bedros Kapamacıyan Efendi’nin öldürülmesi...

Ermeni tehcirinin savaş süresi içinde Ermeni sivillerin geçici olarak yani savaş sonunda evlerine dönebilecekleri geçici bir askeri önlem olarak düşünüldüğünü ifade eden Prof. Dr. Havva Kök Arslan, Osmanlı Devleti’ne bağlı kalan Ermenilerin başına gelenleri de şöyle hatırlattı:

“Van’ın Ermeni Belediye Başkanı Bedros Kapamacıyan Efendi’nin Osmanlı Devleti’ne bağlı kaldığı ve Taşnak örgütüne destek olmadığı için bu örgütün militanları tarafından öldürüldüğünü bugünkü Ermeni lobilerine hatırlatmakta fayda var. Kapamacıyan Efendi 10 Aralık 1912'de 65 yaşındayken Taşnak üyesi Aram Manukyan tarafından başına iki kurşun sıkılarak öldürülmüştür. Öldürüldüğü zaman Müslüman halk da çok üzülmüş ve Kilisedeki cenaze törenine Ermeniler kadar Türkler de büyük oranda katılmıştı. Cenaze törenine katılmayanlar ise Taşnakçılardı. Tehcirden üç yıl önce gerçekleşen bu suikastı anlamadan tehciri ve Ermeni sorununu anlamak mümkün değildir. Çünkü bu suikast açıkça göstermektedir ki Tehcir Kanunu Osmanlı Hükümetinin bir gece Ermeni halkını tümden ortadan kaldırmak ve yeryüzünden silmek amacıyla gerçekleştirdiği ırkçı bir soykırım planı ya da uygulaması değildi. Bunun bir soykırım olmadığının yine en büyük ispatından biri de Osmanlı Devleti’nin tehcire tabi tutulan Ermeni vatandaşlarına savaş sonrasında memleketlerine dönme hakkını tanımış olmasıdır.” 

“Türk Devleti Ermenileri Ermeni oldukları için değil devlete isyan ettikleri için tehcir etmiştir”

Tehcir uygulaması sırasında o yıllarda tren ve motorlu araçlar ve de düzgün yollar olmadığı için birçok sivilin yoldaki olumsuz koşullardan ötürü açlık ve hastalıktan hayatını kaybettiğini kaydeden Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Asker kaçakları, bölgesel eşkıya çeteleri ve de durumu fırsat bilen bazı yerel güçler de Ermeni kafilelerine saldırıp katliamlar yaptılar. Yine bazı disiplinsiz kolluk kuvvetlerinin de zulme varan infazlar yaptıklarına yönelik tanıklıklar mevcuttur. Bütün bunların hiçbiri sistematik bir soykırımın olduğunu göstermez. Türk Devleti Ermenileri Ermeni oldukları için değil devlete isyan ettikleri için tehcir etmiştir. Üstelik Hem Osmanlı Hükümetleri hem de TBMM Hükümetleri Devlete isyan eden Türklere ve Kürtlere de benzer ağır cezaları vermiştir. Türk devletlerinde belki ortak bir töre ve siyasi refleks olarak süregelen bir gelenek vardır o da devlet her şeyi affedebilir ama devlete isyanı asla affetmez. Fatih Sultan Mehmet’in Bizans Rumu bir paşası olan Rum Mehmet Paşa’nın Osmanlı’ya başkaldıran Konya-Karaman Türkmenlerini nasıl büyük bir kırımdan geçirdiğini biliyoruz. Hırvat asıllı Kuyucu Murat Paşa’nın Anadolu Türkmenlerini kuyulara atarak katlettiğini tarihler yazmaktadır. Soykırım kavramı ise İkinci Dünya Savaşından sonra Yahudi soykırımı sonucunda oluşmuş bir hukuki tabirdir ve soykırım yapan devletlere ağır tazminat cezaları yükler.” dedi. 

“Türkiye her 24 Nisan’da tehcirde ölen suçsuz sivil Osmanlı Ermenileri için üzüntülerini bildirmektedir”

Ermenilerin Birinci Dünya Savaşında Doğu Anadolu’da isyan etmekle kalmamış, üstüne bir de Rus İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra kurulan bağımsız Ermeni Cumhuriyeti’nin TBMM Hükümeti ile Doğu Anadolu ya da onların iddiasına göre Batı Ermenistan’ı topraklarına katmak için savaşa giriştiğini ve Kazım Karabekir Paşa’nın komutasındaki 3. Ordu tarafından çok ağır bir yenilgiye uğratıldığını da hatırlatan Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Bu saydığımız tarihi koşulları, isyanları ve askeri yenilgilerini hiç kaale alıp hatırlamak istemeyen Ermeni lobileri bir çocuk mızıkçılığı ile azınlıkta oldukları bir ülkede isyan çıkarıp yenildikleri halde soykırım iddialarına sığınarak Türkiye aleyhinde toprak ve para tazminatı peşinde koşmakta ve de bütün bir Ermeni ulusunu mağduriyet travması altında yaşatmaktadır. Oysa Türkiye her 24 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan taziye mesajları ile tehcirde ölen suçsuz sivil Osmanlı Ermenileri için üzüntülerini bildirmektedir. Türkiye olayın sonucu olarak gelişen insanlık trajedisine gözlerini kapamamıştır. Türkiye sadece bu insani trajedisinden siyasi rant koparmaya çalışan şımarıklığa boyun eğmemiştir ve de eğmeyecektir.” dedi.

“TRT’de Ermenice ve Yunanca kanallarının da yayına girdiğini görmek hiç de hayalperestlik değil”

“Ermenistan Cumhurbaşkanı Paşinyan’ın bu yıl soykırım kelimesini kullanmamış olması ise artık bazı Ermeni siyasetçilerinin Türkiye’den şımarıkla Batılı devletleri arkalarına alarak bir takım hukuki oyunlarla toprak koparamayacaklarını anlamış olduklarını göstermesi açısından önemlidir.” diyen Prof. Dr. Havva Kök Arslan, “Eğer bu bölgenin halkları Birinci Dünya Savaşının travmalarını arkada bırakarak geleceğe bakabilirlerse Türkler, Rumlar ve Ermeniler yeniden bir ekonomik ve kültürel birliğin temelini atabilirler. Bir gün devlet televizyonu olan TRT’de Arapça ve Kürtçe kanalları olduğu gibi Ermenice ve Yunanca kanallarının da yayına girdiğini görmek hiç de hayalperestlik değildir.” dedi.