Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Danıştay’ın 158. kuruluş yıl dönümünde yaptığı konuşmada bir kez daha “yeni, kuşatıcı, özgürlükçü ve sivil anayasa” çağrısında bulundu. Bu sözler ilk duyulduğunda kulağa hoş geliyor. Kim özgürlükçü bir anayasa istemez? Kim sivil bir hukuk düzenine karşı çıkabilir?
Ama insanın içinden şu soruyu sormak geliyor:
“Günaydın… Yeni mi aklınıza geldi?”
Çünkü bugün Türkiye’yi yöneten siyasi iktidar, 20 yılı aşkın süredir devletin bütün kritik mekanizmalarını elinde tutuyor. Parlamenter sistemi kaldırıp “partili cumhurbaşkanlığı sistemi”ni getiren de aynı iktidardı. “Yetkiyi verin, sorunları çözelim” diyen de… Kuvvetler ayrılığını zayıflatan, Meclis’i etkisizleştiren, denge-denetim mekanizmalarını tartışmalı hale getiren düzenlemeleri yapan da…
Bugün gelinen noktada ise ekonomik kriz derinleşmiş, hukuk güvenliği tartışmalı hale gelmiş, gençler gelecek umudunu yurtdışında arar olmuş durumda. Basın özgürlüğü endekslerinde gerileyen, yargı bağımsızlığı konusunda sürekli eleştirilen bir Türkiye tablosu var ortada. Ve şimdi aynı siyasi akıl çıkıp “özgürlükçü anayasa”dan söz ediyor.
Elbette anayasa değişebilir. Toplumların ihtiyaçları dönüşür, hukuk da yenilenir. Ancak mesele sadece “yeni anayasa” demek değildir. Asıl mesele, o anayasanın hangi niyetle hazırlandığıdır.
Bugün kamuoyunda oluşan en büyük şüphe de burada başlıyor.
Çünkü mevcut sistem, Cumhurbaşkanı’na zaten tarihin en geniş yürütme yetkilerinden birini veriyor. Bakanları tek başına atama, kararname çıkarma, üst düzey bürokrasiyi belirleme, parti genel başkanlığını sürdürme gibi olağanüstü yetkiler uzun süredir yürürlükte. Hal böyleyken “daha özgürlükçü” söyleminin samimiyeti sorgulanıyor.
Toplumun önemli bir kesimi şu soruyu soruyor:
“Acaba amaç gerçekten özgürlükleri genişletmek mi, yoksa mevcut yetkileri güvence altına almak mı?”
Çünkü siyasette bazen “reform” söylemleri, güç tahkimini perdelemek için kullanılabilir. Özellikle seçim sonrası oluşabilecek yeni siyasi dengeler düşünüldüğünde, mevcut sistemin avantajlarının başka bir iktidarın eline geçmesini istemeyen bir anlayışın hazırlığı da olabilir bu.
İşte tam da bu yüzden yeni anayasa tartışmaları sadece hukuk değil, aynı zamanda güven meselesidir.
Gerçekten özgürlükçü bir anayasa isteniyorsa önce şu soruların cevabı verilmelidir:
- Yargı tamamen bağımsız olacak mı?
- Cumhurbaşkanı’nın yetkileri sınırlandırılacak mı?
- Meclis yeniden güçlü hale gelecek mi?
- Basın üzerindeki baskılar sona erecek mi?
- Eleştiren herkesin “terörist” ya da “hain” ilan edilmediği bir siyasi iklim oluşacak mı?
Eğer bunlar konuşulmuyorsa, “özgürlükçü anayasa” söylemi toplumun gözünde sadece süslü bir siyasi slogan olarak kalır.
Çünkü demokrasi, sadece yeni metinler yazmak değildir.
Demokrasi, önce mevcut kurallara samimiyetle uymaktır.