DÜNYANIN EN BÜYÜK İSTİHBARAT ORDUSU HİÇLER İKİNCİ UFUK SADECE ÖLÜLER GÖRÜR

21 Eylül 2023. Tarihi bir kenara yazın. Çünkü bazen tarihin yön değiştirdiği günü anlamak için savaşın başladığı güne değil, savaştan birkaç hafta önce söylenen en kritik, gizli ve anahtar bir cümleye çok kapsamlı bakmak gerekir. O gün bölgenin en ultra zengin otoriter gücü Körfez Krallığı-Suudi (Arabistan) Veliaht Prens Mohammad Bin Es-Salmankameraların karşısına geçiş ve Tel Aviv ile yapılması beklenen büyük bir anlaşma için çok açık konuşmuştu: “Her geçen gün biraz daha yaklaşıyorlardı.” Küresel terör örgütü İsrailDışişleri Bakanı Eli Cohen ise fazla beklenmeyeceğini söylüyor, 2024'ün ilk aylarını işaret ediyordu. Artık bu sıradan bir söylenti değildi. Masa kurulmuştu. Sandalyeler çekilmişti. Kalemler hazırlanıyordu. Geriye yalnızca kimin hangi şartla imza atacağı kalmıştı. Adına “İbrahim anlaşması” deniliyordu. Güzel bir isimdi. “İbrahim...” Üç büyük dinin ortak hafızasında bulunan bir peygamberin adı. (Millet-i İbrahim). Barış deniliyordu. Ticaret deniliyordu. Teknoloji deniliyordu. Yeni Ortadoğu deniliyordu. (Yeni BOP) Fakat siz devletlerin önünüze koyduğu dosyaların kapağına değil, son sayfalarına bakacaksınız. Çünkü devletler ilk sayfaya insanların duymak istediğini, son sayfaya kendilerinin elde etmek istediğini yazar. Eğer Suudi Arabistan da İsrail ile aynı masaya oturursa yalnızca iki ülke birbirine el uzatmayacaktı. İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biri Tel Aviv’i resmen kabul etmiş olacaktı. Ardından başka başkentlerin önündeki psikolojik duvar da yıkılacaktı. Filistin meselesi çözülmeden Tel Aviv ile normalleşemeyeceğini söyleyen eski düzen sona erecekti. Önce Filistin, sonra normalleşme denilen denklem tersine dönecekti. Önce normalleşme, Filistin sonra... Belki de hiçbir zaman. İşte birileri tam olarak bundan korkuyordu. Çünkü İbrahim anlaşması kurulursa yalnızca devletlerin ilişkileri değişmeyecek, bölgenin gelecek elli yılı değişecekti. Kızıldeniz değişecekti. Basra değişecekti. Akdeniz değişecekti. Pers Devleti’nin çevresindeki çember değişecekti. Türkiye’nin önündeki masa değişecekti. En önemlisi Gazze’nin dünyaya söyleyebileceği son sözlerden biri de elinden alınacaktı. O nedenle birileri için İbrahim anlaşması yapılmalıydı. Birileri içinse yapılmamalıydı. Hikâyemiz tam burada başlıyor.

1 Ekim 2023. Şafak operasyonundan 6 gün önce: Yer: “Mardin.”

Şehrin dışında, taş duvarları yılların rengini almış bilinmeyen bir ev. Ne kapısında tabela vardı ne önünde araç. Evin içinde ışıklar dahi dışarıdan fark edilmeyecek şekilde kapatılmıştı. Fakat alt kattaki odada Ortadoğu'nun geleceğini konuşan insanlar vardı. Masanın başında “Hakan Hiç” oturuyordu. HİÇ ‘in lideri. “Büyük Hakan-Hakan Hiç” önündeki dosyalara son kez baktı. Haftalardır aynı kâğıtların üzerinde çalışıyorlardı. “Körfez Krallığı’nın”görüşmeleri... Tel Aviv’in hazırlıkları... Washington'daki temaslar... Bölgedeki askerî hareketlilik... Gazze’den gelen son raporlar... Her şey hazır görünüyordu. Hakan Bakanımızdosyanın kapağını kapattı fakat elini üzerinden çekmedi. Odanın diğer ucunda dış siyasi kanadın iki önemli ismi dönemin efsane dava adamlarından merhum cennet mekân kahraman ve yiğit mücahitlerden Şehit İsmail Haniye ile Şehit Halid Meşal oturuyordu. Yanlarında yine merhum cennet mekân kahraman ve yiğit mücahit dış operasyon ve bağlantılardan sorumlu Şehit Salih el-Aruri vardı. Üstün Hakan’ın aklındaki soru dosyalarda yazmıyordu. Başını kaldırdı ve doğrudan sordu: “Her şey hazır diyorsunuz. Peki Gazze hazır mı?” Odanın içindeki o hava bir anda değişti. Çünkü hazırlanan dosyalarla hazırlanacak insanlar aynı şey değildir. Bir operasyonun planını kâğıda yazabilirsiniz. Ama bir annenin oğlunu toprağa vermeye hazır olup olmadığını dosyaya yazamazsınız. Bir babanın evinin yıkılmasına hazır olup olmadığını istihbarat raporuyla ölçemezsiniz. Büyük Hakan tekrar sordu: “Gazze hazır mı?” Merhum şehit mücahit İsmail Haniye başını hafifçe öne eğdi. “Gazze yıllardır hazırlanıyor.” Üstün Hakan hemen karşılık verdi: “Ben silahlı adamları sormuyorum. Gazze'yi soruyorum.” İşte mesele buydu. Silahlı adam başka şeydir. Halk başka. Büyük Hakan, o dönem merhum cennet mekân şehit mücahitlerden Salih el-Aruri'ye döndü: “Yahya Sinvar ve Muhammed Ed-Dayf Gazze'deki ailelerle görüşsün. Büyük aileler dinlensin. İnsanlara bedeli anlatmadan hiçbir cevap kabul etmiyorum.” Masanın sol tarafında uzun süredir sessiz duran Mahmut Hüseyin hafifçe gülümsedi. Önündeki kadim-i mukaddes FurkanMushaf’a baktı ve Bakara Suresi'nin 190'ıncı ayetini hatırlattı: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın; fakat haddi aşmayın.” Sonra Mushaf’ı kapattı. “Bu ayetin iki tarafı vardır,” dedi. “İnsanlar bazen yalnızca ilk tarafını duyar. Karşı koymayı. Oysa ikinci tarafı da aynı ayetin içindedir: Haddi aşmayın. Yani karşı koyma hakkı vardır, fakat ölçüyü kaybetmeme emri de vardır. Öfke ölçünün önüne geçerse insan Allah'ın emrini değil kendi öfkesini takip etmeye başlar.” Odadakiler sustu. Mahmud Hüseyin ellerini masanın üzerinde birleştirdi. “Hasbunallahu ve ni'mel vekîl.” (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.) Hakan Bakan ona baktı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra yalnızca “Elhamdülillah” dedi. Fakat o gece kimsenin bilmediği bir gerçek vardı. Mardin'deki o küçük odada konuşulan mesele aslında Gazze değildi. İbrahim Masası’ydı. Çünkü Gazze’de olacak herhangi büyük bir kırılma, körfez krallığı ile Tel Aviv arasındaki masayı ya tamamen devirecek ya da yıllarca geriye atacaktı. Peki gerçekten amaç bu muydu? işte bunu şimdilik cebinizde tutun. Çünkü makalemin sonunda yeniden bu soruya döneceğiz.

3 Ekim 2023. Şafak operasyonundan 4 gün önce... Saat 02.15. Yer: “Gazze.”

Adresi bilinmeyen bir bina. Pencereleri kapalı. Alt kattaki odada uzun bir masa. Masanın en uç noktasında merhum şehit mücahitlerden Yahya Sinvar, yanında Muhammed ed-Dayf, biraz ilerisinde Mervan İsa oturuyordu. Fakat o gece masanın etrafındaki en önemli insanlar onlar değildi. Gazze'nin büyük ailelerini temsil eden yaşlı adamlar sağlı sollu dizilmişti. Sinvaraşireti... Haniye aşireti... Raviler... Neccarlar... Şamiler... Gazze'nin sosyal dokusunu bilenler bilir. Orada yalnızca örgütler yoktur. Aileler vardır. Mahalle vardır. Aşiret vardır. Aynı soyadını taşıyan yüzlerce insanın oluşturduğu görünmez ağlar vardır. Bazı kapılar devlet kurumundan önce aile büyüğünün sözüyle açılır. Bazı kavgalar silahla değil, bir ihtiyarın iki cümlesiyle biter. O nedenle o gece masada yalnızca silahlı kanadın ne düşündüğü önemli değildi. Gazze'nin ne düşündüğü önemliydi. Ancak iki büyük aile özellikle çağrılmamıştı: Doghmush ve Hilles aşiretleri. HİÇ ‘in elindeki dosyalarda bu ailelerin bazı kolları hakkında dış bağlantı şüpheleri bulunuyordu. Şüphe vardı; kesin hüküm yoktu. Fakat dört gün sonra ne olacağını bildiğiniz bir gecede şüphe bile bazen insanı kapının dışında bırakmaya yeter. Aşiret ve aile temsilcileri tek tek söz aldı. Hepsi mahalleleriyle, aileleriyle, insanlarıyla konuştuklarını söylediler. Hazır olduklarını söyleyenler vardı. Korkanlar vardı. “Başka yol kalmadı” diyenler vardı. Mervan İsa uzun süre dinledi. Sonra aniden ayağa kalktı. Sandalyesini arkasına itti. “Ben size hazır olup olmadıklarını sormuyorum,” dedi. “Ben size neye hazır olduklarını anlayıp anlamadıklarını soruyorum.” Masadakiler ona baktı. Mervan devam etti: “Evlatları ölecek. Analar ölecek. Babalar ölecek. Evler yıkılacak. Elektrik kesilecek. Su kesilecek. Aç kalabiliriz. Dünya bizi seyredebilir. Yardım beklediğimiz devletler gelmeyebilir. Türkiye gelene kadar dediğiniz gün hiç gelmeyebilir. Bütün bunları söylediniz mi?” İşte o zaman odadaki sessizlik Mardin'deki sessizlikten daha ağır oldu. Çünkü savaş uzaktan konuşulduğunda kahramanlık hikâyesidir. Evinizin üzerine geldiğinde başka bir şeydir. Haniye ailesinin yaşlı temsilcisi gözlerini kapattı. Dudaklarından yalnızca şu söz çıktı: “Lâ tahzen innallâhe me'anâ.” Üzülme. Şüphesiz Allah bizimle beraberdir. Tövbe 9:40. ve gözlerinden damla damla yaş aktı. Yahya Sinvar o ana kadar tek kelime etmemişti. Sert bakışlarıyla masadakileri izliyordu. Arkasına yaslandı. Önündeki çaydan küçük bir yudum aldı. Sonra bardağı yavaşça masaya bıraktı. “Hayber'i hatırlayın,” dedi. Herkes ona döndü. “Ama yalnızca kapıyı değil. Hikâyenin tamamını hatırlayın.” Hayber kuşatması sırasında Müslümanlar kaleleri almaya çalışırken Hz. Muhammed'in ertesi gün sancağı Allah'ı ve Resulünü seven, Allah ve Resul’ünün de kendisini sevdiği bir kişiye vereceğini bildirdiğini anlattı. Ertesi gün sahabeler sancağın kime verileceğini beklerken Resulullah, “Ali nerede?” diye sormuştu. Hz. Ali'nin gözlerinden rahatsız olduğu söylenmiş, getirildiğinde Resulullahona dua etmiş ve ardından sancağı vermişti. Fakat Sinvar burada durdu. “İnsanlar Hayber'i anlatırken kapıyı anlatıyor,” dedi. “Ali'nin cesaretini anlatıyor. Fakat Resulullah’ın ona ne söylediğini unutuyor. Acele etme... Önce git, anlat, davet et. İşte bizim hatırlamamız gereken budur.” Sonra tarih boyunca Hz. Ali'ye nispet edilen meşhur Hayber kapısı rivayetini anlattı. Kalkanının elinden düşmesi, kale kapısını kendisine siper yaptığına dair anlatılar... Sinvarönündeki haritayı kendisine doğru çekti. Parmağını Gazze'nin kuzeyine götürdü. Erez/BeitHanoun geçişi. Birkaç saniye orada tuttu. Sonra başını kaldırdı. “Hayber'in kapısı neyse bizim için yıllardır bu bariyer de odur,” dedi. “Ama kapıyı açmak kolaydır. Asıl mesele kapının arkasında ne olduğunu bilmektir.” Mervan İsa gözlerini Sinvar'dan ayırmadan sordu: “Peki arkasında ne var?” Sinvar'ın cevabı kısa oldu: “Bunu yedinci gün göreceğiz.” Sohbet sabaha kadar sürdü.

7 Ekim 2023 sabahı.

Gazze yine ablukanın içinde uyandı. Aslında uyandı demek ne kadar doğru, bilmiyorum. Çünkü bazı şehirler uyur. Bazı şehirler yalnızca gecenin geçmesini bekler. Gazze yıllardır sınırlarla çevriliydi. İnsanların giriş çıkışının ağır biçimde kısıtlandığı, savaşların, yoksulluğun, mülteci kamplarının ve kaybedilmiş evlerin hafızasını taşıyan küçücük bir toprak parçası. Orada 1948 yalnızca tarih değildi. Dededen toruna anlatılan bir evdi. Bir bahçeydi. Bir anahtardı. 1967 yalnızca bir tarih değildi. İntifadalar yalnızca tarih değildi. 2007'den sonra ağırlaşan abluka yalnızca siyasi bir kavram değildi. Bir çocuğun denizi görüp denizin ötesine geçememesiydi. Bir hastanın izin beklemesiydi. Bir gencin dünyayı telefon ekranından izlemesiydi. Sonra sabahın sessizliği bozuldu. Gökyüzüne roketler yükseldi. Sınır bariyerinin çeşitli noktalarında gedikler açıldı. Erez-Beit Hanoun hattı dahil olmak üzere farklı geçiş noktaları saldırıya uğradı. Silahlı gruplar karadan geçti. Denizden hareket eden unsurlar vardı. Gökyüzünde motorlu yamaç paraşütleri görüldü. Tel Aviv’in yıllardır milyarlar harcayarak oluşturduğu elektronik gözetleme sistemi, sensörler, kuleler, kameralar ve askerî noktalar bir anda çok sayıda ihlalle karşı karşıya kaldı. Bazı askerî mevziler kısa sürede basıldı. Haberleşme zincirleri şaşkınlık yaşadı. Gazze'de gökyüzüne bakan insanların bir kısmı yıllardır değişmeyeceğini düşündükleri bir görüntünün değiştiğini görüyordu. Duvar aşılmıştı. Yıllardır “geçilmez” denilen bariyerin içinden insanlar geçiyordu. İşte o görüntünün Gazze'deki sembolik anlamı buydu. Mesele birkaç metre tel değildi. Mesele yıllardır kendilerini dünyanın geri kalanından ayırdığını düşündükleri çizginin bir sabah ortadan kalkabileceğini görmekti. Fakat buraya dikkat edin. Çünkü tarihin yönünü değiştiren şey bazen saldırının başladığı an değil, başladıktan sonra ortaya çıkan kontrolsüzlüktür. Sabah ilerledi. Askerî hedeflerin ötesinde sivillerin de öldürüldüğüne ilişkin haberler gelmeye başladı. Rehineler vardı. Evlerden görüntüler geliyordu. Aksa Tufan’ını hazırlayan çekirdek kadronun neyi planladığıyla sahada farklı grupların ne yaptığı birbirine karışmaya başlamıştı. İşte HİÇ ‘in Mardin'deki merkezinde alarm tam burada verildi. Saatler sonra Büyük Hakan’ın önüne ince, kırmızı bir dosya bırakıldı. Üzerinde tek kelime vardı: “Çakal” yani Çakal, Gazze'nin güneyindeki milis ağının kod adıydı. Abu Shabab Bedevi milis grubu...Lideri Yasser Abu Shabab. HİÇ ‘in elindeki istihbarat dosyasına göre bu yapı uzun süredir kaçakçılık, sınır ticareti ve İsrail bağlantılar üzerinden takip ediliyordu. Fakat dosyanın içindeki en önemli şey geçmişi değildi. Aksa Tufan’ından önce gerçekleştiği değerlendirilen bir dış temas vardı. Yasser Abu Shabab tüm bilgileri MOSSAD'a aktarmış. Hakan Bakandosyayı okudu. Bir kez. Sonra tekrar. Başını kaldırdı. “Çakal” dedi. Dosyanın üzerine kırmızı kalemle şu not düşüldü: Çakal — dış servis teması? Soru işareti özellikle bırakıldı. Çünkü istihbaratta soru işareti bazen bir kelimeden daha değerlidir. HİÇ ‘in raporu şuydu: Tel Aviv’in servisleri hazırlığın tamamını Yasser Abu Shabab tan öğrenmiş. İsrail'in planı devreye girmiş ve Askerî hedeflerle başlayan saldırının içine Abu Shabab Bedevi milis grupları dahil olarak sivillere yönelik saldırılar başlatmış görüntüler ise dünyaya yayılmıştı. Artık Tel Aviv’in elinde Gazze'ye karşı çok büyük bir savaş başlatmak için kullanacağı siyasi zemin vardı. Ardından savaş başladı. Gazze vuruldu. O sabah açılan gedik yalnızca çelikten ve betondan yapılmış bariyerde değildi. Bölgenin yıllardır üzerine kurulduğu siyasi düzende de büyük bir gedik açılmıştı. Tel Aviv’in güvenlik doktrini sarsılmıştı. Filistin meselesi birkaç hafta önce normalleşme masasının altında kaybolmaya yaklaşmışken yeniden dünyanın merkezine oturmuştu. Peki İbrahim masası? İşte asıl sorumuz bu. 21 Eylül’de “yaklaşıyoruz” denilen masa neredeydi şimdi? Körfez Krallığı’nın sandalyesi hâlâ orada mıydı? Kalem hâlâ masada mıydı? Yoksa 7 Ekim sabahı Erez’de açılan gedik, aslında bin kilometre uzaktaki başka bir masayı mı parçalamıştı? Üstün Hakan aynı gece Mardin’deki evde tek başına otururken 21 Eylül tarihli dosyayı yeniden açtı. İlk sayfadaki cümlenin altını çizdi: Her gün biraz daha yaklaşıyoruz. Sonra altına başka bir tarih yazdı:

7 Ekim 2023.

Kalemi bıraktı. Pencerenin önüne geçti. Dışarıda Mardin karanlıktı. Büyük Hakan kendi kendine konuşur gibi fısıldadı: “Onlar birbirlerine yaklaşıyordu...” Bir süre sustu. “Gazze araya girdi. Fakat sonra yüzü değişti. Çünkü istihbaratçıların en büyük hatası, görmek istedikleri sonuca çok erken inanmaktır. Masaya geri döndü. İbrahim dosyasını kapatmadı.Tam tersine yeni bir sayfa açtı. Üzerine şunu yazdı: İbrahim anlaşması olmamalı. Altına ikinci cümleyi ekledi: Peki kim istemiyordu? İşte mesele şimdi başlıyordu. Çünkü anlaşmayı istemeyen yalnızca Gazze değildi. İran Türk devleti istemiyordu. Bölgedeki bazı yapılar istemiyordu. Bazı devletlerin işine gelmiyordu. Bazılarının ise anlaşmanın kendisine değil, kendi dışlarında yapılmasına itirazı vardı. Bir anlaşmaya karşı olmakla o anlaşmanın yerine kurulacak düzeni istemek aynı şey değildir. Büyük Hakan haritayı açtı. Gazze. Tel Aviv. Körfez krallığı. Pers devleti. Kızıldeniz. Akdeniz. Kuzeyde Türkiye. Parmağını Türkiye’nin üzerinde tuttu. İşte bundan sonrası başka bir hikâyeydi. Çünkü 7 Ekim sabahı Gazze’de açılan kapının ardında yalnızca Tel Aviv yoktu. Türkiye de vardı. Mısır da vardı. Körfez de vardı.İran da vardı. Amerika da vardı. Avrupa da vardı. Enerji yolları vardı. Ticaret yolları vardı.Ordular vardı. İstihbarat servisleri vardı. En önemlisi, henüz kimsenin görmediği ikinci bir masa vardı. O sabah duvar gerçekten aşılmıştı. Fakat Gazze’deki sıradan insanların büyük bölümü kapının nereye açıldığını henüz bilmiyordu. Belki Tel Aviv’e, Belki büyük bir savaşa... Belki İbrahim Masası’nın sonuna... Belki de çok daha büyük bir İbrahim Masası’nın başlangıcına. Üstün Hakan dosyayı kapatırken saate baktı. Gece yarısını geçmişti. Önlerinde yalnızca yirmi beş gün vardı. Çünkü hiç ‘in Ankara’ya gönderdiği son raporun altında tek bir tarih bulunuyordu: 1 Kasım 2023. Raporun son cümlesi yalnızca üç kelimeydi: “Türkiye beklemelidir.” Neden? İşte orası... Bir sonraki kapıydı.