Davut ile Kiraz…

DAVUT İLE KİRAZ...

Elif Şafak kaleminden dökülen Şems ve Mevlana’ya uzanan AŞK…

Mecnuna kendi gözünden görünen AŞK…

Rab’be AŞK eş’e AŞK…

Gizlendiği yerden ne vakit çıkacağı, bizi ne vakit ve hangi kisveyle tutacağı belli olmayan AŞK…

Bazı mitolojilerde ok’un kalbe değmesidir AŞK…

Yeşilçam da ağaca oyulandır AŞK…

Köy yerinde çeşme başında durulandır AŞK…

Bir vardı bir yoktu ömür, eşiklere diz vurduğumuz gün dündü sanki. Ne de çabuk eridi aylar, günler, yıllar. Bizden nede çok sevdiklerimizi aldılar!
Davut ile Kiraz’ın hikayesi de AŞK’ın tanımı gibi…

Davut, dayım benim daha doğrusu babamın dayısı. Öfkesi bile yüzünde ki gülücüğe engel olamayan adamdı o, ne vakit Kiraz yengemin yüzüne baksa AŞK’ın kokusu yayılırdı adeta. Naif bir Anadolu adamı, kibar bir İstanbul beyefendisiydi Davut bey. Kiraz hanıma gelince yüzünde hep bir merhamet ve şefkat ifadesi vardı. Her ikisi de daha çocuk yaşta güneşin ağladığı bir karakışta tanımışlardı birbirlerini. Davut Bey, nasırlı elleriyle tuttuğu ilk günden itibaren hiç bırakmadı Kiraz hanımın ellerini. İlk Çocukları ebesiz köylerde, isli kandillerin köründe doğdu ve daha niceleri evlat oldu onlara. Hayatları çileli olsa da samanlıkları seyrandı. Dedim ya AŞK vardı, muhabbet vardı bir yuva sıcaklığı vardı.

Sonra bir gün Kiraz Hanım hakka yürüdü…

Davut Bey giydiği en yeni elbiselerle uğurladı onu.
Gülüyordu, yüzünde benim ve kimsenin anlam vermediğim bir ifade vardı. Tuhaf bir şekilde gülümsüyordu yine. Sonra analdık hep birlikte o gülümsemenin niye olduğunu…

Son vazife yapılmış helallikler alınmıştı. Davut Bey başını koydu yastığa ve derin bir uykuya daldı. Anlaşılan o ayrılık kısa bir ayrılıştı. Sevgiliye son görevi yapıp o da çıkacaktı yola ve öyle de oldu. Onsuzluğu hiç yaşamadan sonsuzlukta onunla olmak için çıktı yola. Aynı kabristanda kısa aralıklarla omuz verildi sallara…
Aşk’a ağladı herkes, belki de ömrünce tadamadığı o duygunun kokusu hoş geldi kalplere.
Ver bir kes daha anladım ki Ölüm ayrılık değil vuslatmış kimi zaman…