8. Sahaf festivali ,Beyoğlu



izledim. Bir sahaf tezgahın önünde istifi bozulmuş kitapları düzeltti, genç bir kız onun düzelttiği yeri tekrar bozdu. Kasketli bir amca elinde alışveriş poşetleri olduğu halde yanımdan geçti. Muhtemelen hanım teyze akşam olmadan şunları alıver diye eline bir liste tutuşturmuş, amcayı manava yollamıştı. Manavda listeyi tamamlayan amca dönüşte kendisini kitap kokusuna kaptırmış olmalı ki uğramadan eve dönememişti işte. Saçı sakalı uzun bir delikanlı sırayla bütün dükkânlara girip çıkarken dikkatimi çekti. Sanırım aradığı bir kitap vardı da olup olmadığını soruyordu. Tekrar önümdeki kitaplara döndüm. Hepsinin ilk sayfalarına tarih attım, not düştüm: “8. Sahaf Festivali, Beyoğlu.”Ey okuyucu! Kitapseversen, kitabı okumakla beraber açıldığında seni karşılayan o rutubetli o kokusuna da hayransan, bembeyaz kuşe kâğıtlardan çok rengi çoktan sarıya dönmüş sayfalardan hoşlanıyorsan, elin sıkıysa ve kelepirden anlarım diyorsan mutlaka sahaf festivaline uğramalısın. Orası tam aradığın yer. Yeri de çok basit. Taksim’e çıkarken sağda, TRT binasının yanı başında.Festivale gelmişken eski dergileri karıştırabilir, koca koca muz kutularından solmuş fotoğraflar seçebilir, Babil’in önünden geçerken Lütfi Bey’e selam verebilir, hatta denk getirirsen Yusuf Bey’in objektifine de yakalanabilirsin. Hem belki senin fotoğrafın da seneye çıkacak olan bir önceki senenin sahaf festivali albümündeki yerini alıverir de mühim bir hatıranın bir köşesinde kendine yer de bulabilirsin. Unutmadan söylemeliyim, eğer uğrarsan herhangi bir dükkanın önündeki kitapları karıştıran Beşir Bey’i de

yakalama ihtimalin var, ortadaki iskemlelerden birine ilişip çayını yudumlayan Hilmi Bey’i de. O kadar kitabın arasında isimlere takıldım, yazar isimlerine. Binlerce kitap ve binlerce yazarı var. Kimbilir hangi hevesle, hangi düşüncelerle, hangi şartlarda yazdıklarını kitap haline getirmişlerdi diye düşünmeden edemedim. Adını ilk defa duyduğum bir sürü insan... Belki birçoğu bu hayattan göçüp gitmiş. Kitapları belki okunmuş belki okunmamış elden ele dolaşıp işte şu sahaf tezgâhına düşüvermiş. Birisi onu oradan alacak yeniden keşfedecek veya kimse almadığı ve tezgâhtan tezgâha dolandığı için iyice yıpranan kitap kiloyla geri dönüşüme giden kâğıtların arasında yerini alacak. İşte o zaman o kitabın yazarının adı tamamen silinip gitmiş olacak. Bu, edebiyat dünyasının ona açtığı kucakta yer edinemediği, artık inmek zorunda kaldığı anlamına da pekâlâ gelebilir. Kim bilir her festivalde adı böylece silinip giden

ne kadar çok yazar var. Sadece kitapların kendi gittikleri yol bile başlı başına bir hikâye sayılabilir sanıyorum. Elimizi herhangi bir kitaba atalım. Bu kitabı ilk kim aldı? Ona birisi mi tavsiye etti. Aldıktan sonra okudu mu yoksa okumadan kitaplığına mı koydu? Kitaplıkta yılların tozunu yutan bu kitap taşınmadan taşınmaya karıştırılmaya layık mı bulundu? Yoksa ilk sahibi bu kitabı birine mi hediye etti? İkinci sahibinin elinde mi gerçek kıymetini buldu? Bazı satırların altını ikinci sahibi mi çizdi? Belki de ikinci sahibi ölünce, çocukları bu kitabı okumaya hevesli alt kattaki komşu çocuğuna verdiler. O çocuk yani kitabın üçüncü sahibi okuduktan sonra harçlıksızlıktan kitabı sahafa satmayı mı teklif etti? Sahafın verdiği fiyat onu tatmin etmese de cebi para görsün diye satmayı mı tercih etti?Tezgâhlardaki her kitap için bu soruların binlercesini sorabiliriz. Bazı kitaplar biz sormadan kendi kendilerini ifşa ediyorlar zaten. Aynı benim yaptığım gibi ilk sayfasında alındığı tarihi not edilenler var mesela. Eğer birine hediye olarak alındıysa kapağın arkasına not düşülenler var. Bir tanesinde kapağın arkasında şu notla karşılaşmıştım: “Sevgili Olcay, biz senin hikâyelerini dinliyoruz, çok seviyoruz. İşte sana hazır hikâyeler. Oku, oku... Seni çok sevdiğimizi bil ve senden daha çok hikâye dinlemek istediğimizi. Sevgilerle Aynur ablan ve Sermet enişten.” Bir başka kitabın son sayfasındaki cümleler ise beni çok şaşırtmıştı: “Ey kitapsever, sen bu kitabı aldığında kim bilir, belki ben, çoktan göçmüş olacağım. Bir fatiha da bana okur musun?”Bayramda İstanbul’da kaldın, memleketine gidemedin mi? Ya da gidilecek yerler listesi hazırlamaya oturdun da, daha üçüncü maddede düşüncelere mi daldın? Veyahut bugün ne yapsam diye diye öğleni ettin ama öğlen olmasına rağmen hala bir karar veremedin mi? Hepinize sesleniyorum: Sahaf
Festivaline gidin.8. Beyoğlu Sahaf Festivali açılalı yirmi gün oluyor. Şimdiye kadar duymamış olabilirsin, işte şimdi duymuş oldun. İnternet sitelerine bakıp da 7 Ekim’de sona erdi diye üzülme. Festivalin 12 Ekim’e kadar
uzatıldığını müjdelemiş olayım.