2010'da “Cemaatler Savaşı” Demiştim… Bugün Yargı-Siyaset Kavgasını Tartışıyoruz

Türkiye'nin yakın siyasi tarihine bugün yeniden baktığımda, 23 Ekim 2010 tarihinde kaleme aldığım “Cemaatler ve tarikatlar savaşı erken başladı” başlıklı yazımı yeniden okuma ihtiyacı hissediyorum.

O yazıda yalnızca cemaatler ve tarikatlar arasındaki mücadeleye dikkat çekmemiştim.

Aynı zamanda Türkiye'de güç dengeleri değişirken, devlet kurumlarının da bu güç mücadelelerinin dışında kalamayacağı uyarısında bulunmuştum.

Bugün geldiğimiz noktada tartışmanın merkezinde artık yalnızca cemaatler veya tarikatlar yok.

Bugün Türkiye'de çok daha büyük bir soru soruluyor:

Yargı gerçekten siyasetten bağımsız mı?

Bu soruyu sormak, herhangi bir siyasi partiyi savunmak ya da herhangi bir siyasetçiyi suçsuz ilan etmek anlamına gelmez.

Tam tersine…

Demokrasinin temel şartlarından biri, yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna toplumun güvenmesidir.

Bir ülkede insanlar yargı kararlarını tartışmaya başladığında, asıl tehlike yalnızca verilen kararlar değildir.

Asıl tehlike, yargıya duyulan güvenin sarsılmasıdır.

Benim 2010 yılında dikkat çektiğim mesele de aslında buydu.

Türkiye'de bir dönem askerin siyasetteki etkisi tartışılıyordu.

Ardından yargının siyasetteki rolü tartışılmaya başlandı.

Daha sonra cemaatlerin devlet içindeki yapılanmaları ve etkileri gündeme geldi.

Bugün ise Türkiye, bütün bu tartışmaların ardından başka bir döneme girmiş durumda.

Artık sokaktaki vatandaşın sorduğu soru çok daha basit:

“Bir siyasetçi suçluysa, neden mahkeme kararı beklenmeden yıllarca tutuklu kalıyor?”

Bu soru, yalnızca Ekrem İmamoğlu için değil, kim olursa olsun tutuklu bulunan herkes için sorulmalıdır.

Çünkü hukuk kişiye göre değişmez.

Bir gün iktidarın karşısındaki siyasetçi için kullanılan hukuk yöntemi, yarın iktidarın içindeki başka bir siyasetçi için de kullanılabilir.

İşte demokrasi tam da burada önem kazanır.

İMAMOĞLU DOSYASI VE TUTUKLULUK TARTIŞMASI

Bugün Ekrem İmamoğlu örneği üzerinden çok ciddi bir hukuk ve siyaset tartışması yaşanıyor.

İmamoğlu, 23 Mart 2025'te tutuklandı.

Aradan yaklaşık 16 ay geçti.

Hakkında farklı dosyalarda soruşturmalar ve davalar bulunuyor.

Ancak ana İBB davasında henüz kesinleşmiş bir hapis cezası bulunmuyor. Temmuz 2026 itibarıyla yargılama süreci devam ediyor. Ana davada yüzlerce sanık yargılanırken, İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu bazı sanıkların tutukluluk halleri sürüyor. Ayrıca İmamoğlu hakkında “siyasal casusluk” suçlamasıyla açılan başka bir davada da 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Burada önemli olan şudur:

Bir insanın suçlu olup olmadığına mahkeme karar verir.

Soruşturma başka şeydir.

İddianame başka şeydir.

Tutuklama başka şeydir.

Mahkûmiyet başka şeydir.

Kesinleşmiş hüküm ise bambaşka bir şeydir.

Bunların birbirine karıştırılmaması gerekir.

Çünkü hukuk devletinde “iddia” ile “suçluluk” aynı şey değildir.

SEÇİLMİŞLER VE DEMOKRASİ

Türkiye'de seçilmiş belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması, tutuklanması veya haklarında soruşturmalar açılması elbette hukukun konusu olabilir.

Eğer bir belediye başkanı suç işlemişse, elbette soruşturulmalıdır.

Delil varsa yargılanmalıdır.

Suçu sabit görülürse cezasını çekmelidir.

Burada kimsenin itirazı olmamalıdır.

Ancak demokratik sistemlerde başka bir hassasiyet daha vardır:

Seçilmişlerin siyasi iradesine saygı.

Bir belediye başkanını seçen milyonlarca insan vardır.

O nedenle seçilmiş bir yöneticinin görevden alınması veya tutuklanması yalnızca o kişinin meselesi değildir.

Bu durum, aynı zamanda seçmenin iradesi ile ilgilidir.

Bu nedenle yargı süreçleri ne kadar şeffaf, hızlı ve hukuka uygun yürütülürse demokrasi de o kadar güçlenir.

2010'DA NEYİ GÖRMÜŞTÜM?

2010 yılında yazdığım yazıda şöyle bir öngörüde bulunmuştum:

Devlet içerisinde güç kazanan farklı yapıların, bir süre sonra birbirleriyle mücadele etmeye başlayabileceğini…

Bu mücadelenin yalnızca siyasi alanda kalmayacağını…

Devlet kadroları, bürokrasi ve ekonomik kaynaklar üzerinden de sürebileceğini…

Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki Türkiye'nin son 15 yılı, bu güç mücadelelerinin farklı biçimlerini yaşadı.

Önce asker-siyaset ilişkisi tartışıldı.

Sonra yargı-siyaset ilişkisi…

Ardından cemaat-devlet ilişkisi…

Sonra 17-25 Aralık…

Ardından 15 Temmuz…

Şimdi ise yeni bir dönemin içerisindeyiz.

Bugün tartışmanın merkezinde yargının bağımsızlığı ve siyasetten uzak olup olmadığı sorusu var.

Benim kanaatim şudur:

Türkiye, devlet kurumlarını siyasi mücadelelerin dışında tutmayı başaramadığı sürece, aynı tartışmaları yaşamaya devam edecektir.

Çünkü bugün bir siyasi rakibi tasfiye etmek için kullanılan yöntem, yarın başka bir siyasi aktörün karşısına çıkabilir.

Devlet kurumları kişilerin değil, milletin kurumlarıdır.

Yargı da iktidarın değil, devletin yargısıdır.

Polis de iktidarın polisi değildir.

Bürokrasi de herhangi bir siyasi partinin kadrosu değildir.

Bu kurumlar güçlü olursa devlet güçlü olur.

“BUGÜN BİZE, YARIN SİZE”

Türkiye'nin artık bu kısır döngüyü kırması gerekiyor.

Bugün muhalefet, yargının siyasallaştığını söylüyor.

İktidar ise operasyonların hukuki olduğunu, soruşturmaların delillere dayandığını savunuyor.

İşte tam burada hukuk devleti devreye girmelidir.

Gerçeği siyaset değil, bağımsız yargı ortaya çıkarmalıdır.

Eğer suç varsa ortaya konulmalıdır.

Delil varsa açıklanmalıdır.

Yargılama makul sürede tamamlanmalıdır.

Ve sonuç ne olursa olsun, toplumun tamamı o karara güvenebilmelidir.

Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.

Sandık + hukuk + özgürlük + bağımsız yargı + kuvvetler ayrılığı…

Bunların hepsi birlikte varsa demokrasi vardır.

Bunlardan biri eksikse sistem tartışmalı hale gelir.

2010'DAN BUGÜNE BİR GAZETECİNİN NOTU

Ben 2010 yılında “Cemaatler ve tarikatlar savaşı erken başladı” derken, aslında Türkiye'nin önündeki daha büyük tehlikeye dikkat çekmeye çalışıyordum.

Devlet içerisindeki güç mücadelelerinin, bir süre sonra devletin kendisini tartışmalı hale getirebileceğini…

Bugün geldiğimiz noktada ise aynı soruyu başka bir biçimde soruyorum:

Devlet kurumları siyasi mücadelelerin aracı haline gelirse, geriye ne kalır?

Bugün İBB operasyonları üzerinden yürütülen tartışmalar da bu açıdan değerlendirilmelidir.

Bir taraf bunun hukuk mücadelesi olduğunu söylüyor.

Diğer taraf siyasi operasyon olduğunu savunuyor.

Gerçek ne olursa olsun, yapılması gereken bellidir:

Yargı bağımsız olmalıdır.

Soruşturmalar şeffaf olmalıdır.

Tutuklama istisna olmalıdır.

Suç ile iddia birbirinden ayrılmalıdır.

Seçilmişlerin iradesi yok sayılmamalıdır.

Ve en önemlisi…

Hiçbir siyasi güç, devlet kurumlarını kendi siyasi mücadelesinin silahı haline getirmemelidir.

Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi:

Bugün bir başkasına karşı kullanılan güç, yarın dönüp sahibini de vurabilir.

Ben 2010 yılında cemaatler arasındaki mücadeleyi yazmıştım.

Aradan geçen yıllar, Türkiye'ye çok daha ağır bedeller ödetti.

Bugün ise yeni bir soru ile karşı karşıyayız:

Türkiye, devlet kurumlarını siyasetin üzerinde tutmayı başarabilecek mi?

Bu sorunun cevabı yalnızca bugünün iktidarını veya muhalefetini değil, Türkiye'nin geleceğini belirleyecek.

Çünkü mesele artık bir siyasi parti meselesi değildir.

Mesele…

Devletin hukuk devleti olarak kalıp kalamayacağı meselesidir.

Ve gazetecinin görevi de tam burada başlar:

Güç kimde olursa olsun, soruyu sormak.

İktidarı kim elinde tutarsa tutsun, hukuku savunmak.

Ve dün yazdıklarının bugün ne kadar doğru veya yanlış olduğunu yeniden sorgulayabilmek.

Benim 2010 tarihli yazım bugün yeniden okunuyorsa, bunun sebebi benim geleceği görmüş olmam değil.

Türkiye'nin güç mücadelelerini yeterince dikkatli gözlemlemiş olmamdır.

Asıl mesele ise şudur:

Aynı hataları tekrar tekrar yaşamamak için, geçmişten ders çıkarabilecek miyiz?