Meydanlar Kilitli, Yollar Barikat: Bu Kimin Bayramı?

Dünya, bugün “Emek ve Dayanışma Günü”nü kutluyor. Fabrikalardan plazalara, madenlerden limanlara kadar alın terinin değerini hatırlatan bir gün bu. Kökeni Haymarket Olayı’na dayanan 1 Mayıs, işçinin hakkını aradığı, emeğin görünür olduğu bir tarihsel miras. Ancak Türkiye’de, özellikle İstanbul’da yaşanan manzara, bu mirasla taban tabana zıt bir tablo çiziyor.

Daha gün doğmadan yollar kesiliyor, meydanlara çıkan arterler kapatılıyor. Şehrin kalbi adeta kilitleniyor. İşçiler, sendikalar, öğrenciler ve sivil toplum temsilcileri belirli noktalarda toplanmak istiyor; karşılarında ise barikatlar, çevik kuvvet hatları ve “geçiş yok” talimatı. Bu tablo artık istisna değil, neredeyse rutin.

Oysa 1 Mayıs, bir güvenlik sorunu değil; bir hak, bir ifade biçimi, bir toplumsal nefes alma günüdür. Devletin görevi, bu günü bastırmak değil, güvenli ve özgür bir şekilde yaşanmasını sağlamaktır.
Fakat Türkiye’de her yıl aynı sahne kuruluyor: Önce yasaklar, sonra gerilim, ardından kaçınılmaz bir tırmanış. Bu döngü, kimseye bir şey kazandırmıyor; aksine toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştiriyor.

Taksim Meydanı ise bu tartışmanın merkezinde. Türkiye işçi hareketinin sembol alanı olan bu meydan, yıllardır 1 Mayıs’ta erişime kapatılıyor. Oysa tarihsel hafıza, mekânla birlikte anlam kazanır. Taksim’i işçiye kapatmak, sadece bir alanı değil, bir hafızayı da kilitlemektir.

Yetkililer “kamu düzeni” gerekçesini öne sürüyor. Elbette kamu düzeni önemlidir. Ancak burada sorulması gereken kritik soru şu: Kamu düzeni, temel hak ve özgürlüklerin önüne mi geçmeli, yoksa onları güvence altına almak için mi var olmalı? Eğer bir ülkede insanlar bayramlarını kutlamak için dahi polis barikatlarını aşmak zorunda kalıyorsa, burada ciddi bir yönetim sorunu vardır.

Bugün İstanbul’da yaşananlar, sadece fiziksel bir engelleme değil; aynı zamanda psikolojik bir mesajdır: “Sokağa çıkma, görünür olma, sesini yükseltme.” Bu mesaj, demokratik toplumun ruhuyla bağdaşmaz. Çünkü demokrasi, sadece sandıkla değil; meydanlarla, sokaklarla, ifade özgürlüğüyle yaşar.

Daha da tehlikelisi, bu baskı ortamının gerilimi beslemesidir. İnsanları engelledikçe, öfke birikir. Öfke biriktikçe, kontrol zorlaşır. Sonra o istemediğimiz görüntüler ortaya çıkar: itişmeler, gözaltılar, yaralanmalar… Ve ardından gelen klasik cümle: “Provokasyon vardı.”

Oysa asıl provokasyon, hakkın kullanımını baştan engellemektir. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, 1 Mayıs’ı bir “güvenlik meselesi” olmaktan çıkarıp gerçek anlamına döndürmektir. İşçinin, emekçinin, gençlerin, kadınların özgürce bir araya gelip taleplerini dile getirebildiği bir gün… Barikatların değil, dayanışmanın konuştuğu bir gün…

Çünkü 1 Mayıs, sadece bir tarih değil; bir aynadır. O aynaya baktığımızda gördüğümüz şey, aslında ülkenin demokrasi seviyesidir.

Kutlamaya gitmek isteyen bir kalabalık, daha yolda “tehdit” olarak görülüyor. Bu bakış açısı, toplumu yönetmez; tahrik eder.

Taksim Meydanı meselesi ise bu yanlışın en somut örneği. Yıllardır süren yasak, artık güvenlik gerekçesinin ötesine geçmiş durumda. Çünkü bir alanı sürekli kapatırsanız, orası zamanla sembole dönüşür. Ve insanlar sadece kutlama yapmak için değil, o yasağı aşmak için de sokağa çıkar.

İşte tam da bu yüzden, Taksim’e izin verilmemesi kutlamayı doğal akışından çıkarıp bir eyleme dönüştürüyor.

Oysa izin verilse, belirlenen kurallar çerçevesinde girişler sağlansa, güvenlik kontrolü yapılsa; ne bu kadar gerilim olur ne de sokaklar çatışma alanına döner. Aksine,
1 Mayıs olması gerektiği gibi geçer: pankartların açıldığı, sloganların atıldığı ama kontrolün kaybedilmediği bir gün olarak.

Elbette hiçbir toplum sınırsız özgürlükle yönetilemez. Kurallar olacak, güvenlik olacak. Ancak güvenlik, hakkın önüne geçtiği anda meşruiyetini tartışmaya açar. Devletin görevi, insanların sokağa çıkmasını engellemek değil; o sokağı güvenli hale getirmektir.

Bugün uygulanan yöntem ise tam tersini yapıyor: Önce engelle, sonra müdahale et. Oysa doğru yöntem şudur: Önce izin ver, düzeni kur, sonra gerekirse müdahale et.

Ve bugün o aynada gördüğümüz tablo, ne yazık ki bir bayramdan çok bir engeli andırıyor.